gülgüzeli
  Ana Sayfa
 

 

 

Genc adam ellerinde bir buket çiçek, sahile koşarak geldi… Gözleri söyle bir sahilde gezindi, aradığını göremeyince ilk gördügü banka oturup sevdiğini beklemeye başladı. Ellerinde yine her zamanki çiceklerden vardı.
Sevgilisinin en sevdigi çiçekler bunlardı. Kımızı, kıpkırmızı, kan kırmızısı güller… Sanki dalından yeni koparılmis gibi tazeydiler, buram buram kokuyorlardı, sevgi kokuyor, aşk kokuyor en önemliside özlem ve hasret kokuyordu güller… Hepsinin üzerinde damlalar vardı. Sanki ağlıyor gibiydiler. Genc adam güllere bakti, sanki onlarla konusuyormus gibi, " Neden agliyorsunuz, bakin ben ne kadar mutluyum " dedi. Az sonra sevdigini göreceği icin kalbi yine deli gibi atmaya baslamişti. Ne zaman onu düsünse, onunla bulusacagını hayal etse kalbi yine böyle yerinden çıkacakmış gibi oluyordu. Senelerdir birbirlerini sevmelerine rağmen ikiside sevgisinden hic birsey kaybetmemisti..
Onlari hic birsey ayıramazdi.. Ne hasret, ne ayrılık, nede ölüm… Genc adam telasla saatine bakti. Sevdigi yine gec kalmıştı 1 dakika gec kalmıştiı Üstelik o, sevdigini bekletmemek icin dakikalarca önce koşarak geliyor, onu beklemeyi bile seviyordu. Oysa o her zaman bunu yapiyordu. Devamlı kendisini bekletiyordu. Herkesin bir kusuru olurmuş diye düşündü… Ve gözlerini önündeki ucsuz bucaksız denize dikti.. Denizin sonu yok gibiydi, tipki sevdigi kıza olan aşkı gibi denizinde sonu yoktu. Sonsuzluga uzanıyordu…Aslında bugun onlar icin cok özel bir gündü. Kendi aralarında sözleneceklerdi. Delikanli önce bunu sevdigine açmış, sonrada gidip 2 tane yüzük almıştı. Bu kadar önemli bir günde bari, onu bekletmemeliydi.. Ama alışmıştı artık beklemeye, zararı yok biraz daha beklerim diye düşündü. Güllerin yaprakları nedense hala yaşlı idi. Bir türlu anlamıyordu onlariı Hersey bu kadar guzelken neden aglıyorlardı ki ? İste az sonra sevdigi gelecek, ona sarılacak, kucaklasacaklardı…Sonra söz yüzüklerini takip, evlilige ilk adımlarını atacaklardı. Genc adam öyle heyecanlıydı ki sevdigine kavuşmak için can atıyordu…
Martılara baktı,birbirleriyle oynaşıp, uçuşan martılara… Ne kadar guzel dansediyorlardı Tekrar saatine bakti genc adam.Endiselenmeye baslamıştı. Sevgilisi yine gec kalmıştiı hemde cok… Bu kadar gec kalmaması gerekiyordu. İste hergun burada buluşmak icin sözlesmiyorlar mıydı? Her gün sahilde, martılara bakarak, denizin onlara anlattıgı masalları dinleyerek birbirlerine sarılıp hasret gidereceklerine söz vermiyorlar mıydı ? O zaman neden gelmemişti yine ??… Aklına kötu dusunceler gelmeye basladı. Hayir. hayir..olamazdi. Sevdigine birsey olamazdi. Onsuz hayat yasanmazdi ki… O ölse bile devamlı benimle yasar diye duşündü genc adam. Bunun düsüncesi bile hoş degildi. Gözlerini yere indirdi. Gözyaslarını kimsenin görmesini istemiyordu. Zaten nedense etrafındaki insanlar ona sanki kaçık gibi bakıyorlardı. Rahatsız olmaya basladı bakışlardan. Yine sevgilisi geldi aklına.. Neden gelmedi acaba diye düşünmeye basladı Gözlerini kapattı. 7 sene oldu dedi. 7 senedir hergün bu sahildeydi, sevdiğini bekliyordu. Daha fazla dayanamadı. Kalbi parcalanacak gibi oluyordu. Gözlerinden 1 damla daha yaş güllerin üzerine damladı…
Yine gelmeyecek galiba, en iyisi ben onun evine gidiyim diye mırıldandi.Hic olmazsa gülleri her zamanki gibi yanına koyar, ona vermiş olurdu… Genc adam ayaga kalktı.
Sevdigiyle bulusmak uzere, yesil tepenin ardındaki kabristana doğru yürümeye başladi…

 

anan
Beş milyonun gönlüne Ya Resul
Ben kalbimi yardım
Damarlarımdan kanımı akıttım Ey Nebi
Güllerin solmasın tertemiz goncaların kana bulanmasın
Avuçlarında insanlığa adanmış taptaze bir bahar saklı
Selamla dönmekte yine yeryüzünde en yüce sevdalar

Nefesini duyacaktım sanki Ya Resul, bir soluk alsan
Ellerini tutacaktım sanki Ey Nebi, ellerini bir uzatsan
Selamlarını getirmiştim mazlum ve masum kardeşlerimin
Önünden geçerken üç saniye üç asır gibi geldi
Duydum aldığını getirdiğim selamları, söz yerine geldi

Nasıl dünya huşu ve edeple geçmekte önünden Ya Resul
Sen her zamanki gibi yine mütevazi, yine şefkatlisin Ey Nebi
Bir yanına almışsın dünyanın en cömert kalplisini
Mağara arkadaşın olmuştu hicret ederken şehirlerin en Medenisine
Bir damla yaş süzülmüştü yüzünden
Ayak parmağını ısıran yılanın sancısında

Mağara arkadaşınla dünyada eleleydin
Kabirde de aynı Ya Resul
Hemen yanında da yürürken yeri titreten biri vardı Ey Nebi
Önce Ömer idi adı, Seni tanımadan evvel Sana cephe almıştı
Ve bir gün Ömer müslüman oldu
Her şey meydanlarda açıkça söylendi
Artık Ömer, Faruk olmuştu hicrette kılıcına sarılmıştı

Varsa karısını dul, çocuklarını yetim bırakmayan isteyen
İşte gidiyorum, tek başıma hicret ediyorum ben
Bir gün elbet döneceğiz doğup yaşadığımız bu topraklara
Medine de büyüyüp olgunlaşacak yücelecek bu sevda diyordu

Giderken Ali’yi çağırmıştın
Bu akşam sen kalacaksın
Benim yatağımda sen yatacaksın demiştin
O çocukların ilkiydi, yüreği tertemizdi
Şimdi o peygamberler peygamberinin vekiliydi
Güzelliklerden ruhları uzak kalanlar aldanacaktı
Peygamber evine zorla girdiklerinde
Senin yerinde Ali’yi bulacaklardı
Ne büyük bir devletti Ali için
Peygamber yatağında yatmak
Ne bulunmaz bir servetti
Seni örten yorganda sabahlamak
Ve ne paha biçilmez hazineydi
Başına koyduğun yastığa baş koymak
Yerden bir avuç toprak alıp
Savurmuştun kapıdan çıkarken yeryüzüne
Dönüp de arkana bile bakmadan
Doğduğun topraklara veda ettin.
Gidişin güzelliklerle geri dönmenin
Çağlar ötesi muştusuydu sanki
Hüzünler bile giderken hüzünlendi kahrından
Ağladı günlerce arkandan Ya Resul
Kederler yasa boğuldu gözyaşlarını döktü
Bulutlar kahrından unuttular
Rahmet yüklü yağmurlara gebe olduğunu

Ölüm bile kendi cenazesine ağlamamıştı
Bugüne kadar
Görmemişti yeryüzü böyle bir acımasızlığı
Bugüne dek
Dayanabilir miydi buna insanlardaki bu yürek
Elbette dayanacaklardı çünkü sen farklıydın
Alemlere rahmettin dostlarına sabretmeyi öğrettin
Zulümleri güllerle yok ettin
Çileleri sabırla tükettin
Ve dönmüştün bir gün dostlarınla hep beraber
Büyük bir zaferle kan dökmeden
Şehirlerin anası olan canım Mekke’ye

Bir beyaz gülle gelmiştim huzuruna
Çok uzaklardan Ya Resul
Buram buram kokun geldi kabrinin önünden geçerken
Gülün gül kokan gül kokularının üstüne Ey Nebi
Tertemiz yüreğinden güller yürüdü üzerime
Gül yağdı vadilere, gül yağdı ormanlara
Gül yağdı Mekke’ye, gül yağdı Medine’ye
Gül yağdı Şam’a, gül yağdı Vatanıma
Gül yağdı İstanbul’a, gül yağdı Bursa’ma
Ve güller yağdı ömrümüzün baharına ve yazına Ya Resul
Gül koktu tomurcuk tomurcuk her kelime ve her hece
Ve bundan böyle hep gül kokacak Ya Resul
Her doğan gündüz ve her gelen gece

 

 

Bir güle bakıyorum bugün. Kâinatı, yaratılanları ve her şeyin mayası sevgiyi anlamak için…
Her nazar farklı bir intiba, üzerindeki her şebnem farklı mülâhazalar uyandırıyor gönlümde ve ruhumda…
O nazenin yaprakların güzelliğinin gönlümde ma’kes bulan sesi, masmavi engin bir deniz kadar hoş ve etkileyici…
Rüzgârın her dokunuşunda savrulan bedeni, kâinatın ve hayatın gerçeğini anlatıyor sanki. Mühim olan her rüzgârda savrulmamak olsa da…
Gülün kadifemsi pembeliği ‘Vedûd’la sarılmış sevgiyi; letafeti, ‘Cemîl’le kuşatılmış muhabbeti fısıldıyor sanki ruhuma…
Yaprakların güneşle her buluşması bir ‘şeb-i arûs’u canlandırıyor ve her zerresinin güneşe muhtaçlığı, güneşin ‘Rahîm’in ayinedârlığını yapmasından sanki…
Gülün şebneminde gökkuşağını andıran ziya, ‘Sanî’nin hatırlatıcısı sanki.
‘Her şeye her şeyden Yakın Olan’ın ‘Karîb’liğinde boynunu bükünce nazenin gül, gönlüme ahu vahlar ilişiveriyor. Fakat bu sırada ‘Mucîb’le gelen su, gönlümdeki yârelere merhem oluyor.
Ve gülüm bana "Gül’üm"ü hatırlatıyor. Bütün Esmânın âyinedârı "Güller Gül’ü"nü, bütün güzelliklerin menşei ve mebdeini, bütün bu kâinatın, yaratılanların ve her şeyin mayası olan sevginin ‘Musavvir’le şekil almasına, ‘Mukaddir’le kalıba girmesine, seyyielere ‘Settâr’la af gömleği giydirilmesine ve bütün bunların ‘Mün’im’le bize tattırılmasına vesile olan "Güllerin Efendisi"ni…
Ve işte şimdi gül de gönlüm de, kâinat da yaratılanlar da, sevgi de kadifemsi pembelik de gerçek yerini buldu; yüreğim inşirah denizlerinde yıkandı ve ‘Fettah’la açılan kapılarda her şey bir Hakîm-i Zü’lcelâl’e yol buldu…

 

Kainat Gülü Hz.MuhaKainat Gülü Hz.Muhammed (s.a.v) hemen herkese karsi gülümseyen bir çehre mmed (s.a.v) hemen herkese karsi gülümseyen bir çehre

>ile sefkat ve sevgi gösterirdi. Onaylamadigi olaylar karsisinda hafifçe
>yüzü kizarir, alninin ortasindaki damarlar çikar, ancak kimseye karsi
>kirici bir kizginlik sergilemezdi.
>
>Çok gülmenin,kahkahalarla kendinden geçmenin kalbi öldürdügünü isaret eden
>Allah Rasülü, müminin mümine tebessüm göstermesini sadaka saymisti. Genelde

>tebessüm eden, nadiren disleri görünecek derecede gülen Efendimiz, bazi
>olaylar karsisinda gülmüs, hatta yalansiz hakiki esprilerle insanlari
>güldürmüstür. Simdi, Gülü gülümseten birkaç sahne izleyelim:
>
>Inanmazsan Omzum Sahit: Mekke fethedilmis, Islam’in zafer kazanan ordusu
>teblig yapmak üzere yakin kabilelere dogru yürüyor. Rasülullah’a süt
>anneligi yapan Halime’nin kabilesi Sâd Ogullari da bu kabilelerden. Sâd
>Ogullarindan küçük çapli direnis gösterenler olsa da Islam’i kabul
>ediyorlar.
>
>Rasülullah bizzat el tutmak seklinde siraya giren erkeklerle biatlesirken;
>Onu görmekte israr eden bir hanima Islam askerleri engel oluyor. Hanim:
>"Ben onun kardesiyim, mutlaka Onunla konusacagim, birakin beni!" diye
>feryat ederken uzaktan olayi izleyen Allah Rasülü:"Birakin gelsin"
>buyurunca hanim huzura geliyor.Aralarinda su konusma geçiyor:
>
>-Ey Muhammed, ben senin kardesinim. Küçük yasta bizim kabilemizde annem
>Halime sana süt verdi. Biz süt kardesiz ya Muhammed! Süt kardesin Seyma’yi
>hatirlamadin mi?
>
>Aradan 50 yili askin bir süre geçmis. Henüz 3-5 yaslarinda süt kardesleri
>ile birlikte olmus, bir daha onlari hiç görmemis Rasül. Konusan kisinin
>Seyma oldugundan emin olmak istiyor:
>-Nereden bileyim senin Seyma oldugunu? Delilin ne?
>
>Hz.Seyma durum karsisinda bunaliyor. Yayla günlerinden misaller veriyor.
>Nasil oyun oynadiklarini, keçileri kovaladiklarini, kir çiçeklerinden
>demetler yaptiklarini anlatiyor bir bir. Ancak Rasül ikna olacak gibi
>degil. Tekrarliyor:
>-Bana açikça bir delil göster! Ne bilelim senin Seyma oldugunu.
>
>Hz.Seyma son bir gayretle konusuyor:
>-Tamam, iste sana delilim, simdi göreceksin!..
>
>Gömleginin dügmelerini çözüp sol omzunu açtiktan sonra Rasüle:
>-Muhammed, hani bir gün süt kardesin Abdullah’la çayirda güres tutmustunuz
>da sen onu yenmek üzere iken ben kardesimi kollamak üzere araya girmistim.
>Sen de o zaman var gücünle bana yönelmis, omzumu isirmistin!.. Bak yillar
>geçti dis izlerin hala omzumda. Bunu da mi hatirlamadin?…
>
>Rasülullah, basini çevirir:
>-Tamam, kapat omzunu Allah iyiligini versin!..
>
>Bunu derken Rasül, Seyma’nin ispat gayretinden öyle hoslanir ki; uzun süre
>gülmekten kendini alamaz. Olayi hatirlamistir. Seyma kelime-i sehadet
>getirir.
>Rasül: "Seyma’ya ikramda bulunun, ganimetlerden hediyeler verin" diye emir
>buyurur.
>
>Yasli Kadinlarin Cennette Yeri Yok? Medine’li ihtiyar kadinlardan biri
>Rasüle gelir.Gayet samimi bir istekle sorar:"Ya Rasulallah ben cennete
>girebilecek miyim?"
>
>Rasül:
>-Yasli kadinlarin cennette yeri yok!..
>
>Bunun üzerine derin bir hayal kirikligi yasayan kadin iç çekerek, aglayarak

>evine dogru yönelir. Rasül tebessüm eder, son derece keyifle güler.
>Ardindan seslenir:
>
>-Gel, geeeel… Bak dinle!.. Yasli kadinlarin cennette yeri yok, çünkü
>oraya yasli degil, olgun ve zinde bir yasta gireceksin!..
>
>Bunun üzerine ihtiyat kadin gözyaslarini siler, yüzünde aldigi müjdenin
>sevinç piriltilari ve minnetle oradan ayrilir.
>
>Suratimiz Bulamaç Oldu: Aise-i Hümeyra(r. a) anlatiyor: "Bir miktar un
>bulamaci pisirip getirdim. Rasülullah (s. a.v) diger esi Sevde ile benim
>aramda oturuyordu. Sevde’ye "Buyur bu yemekten ye!" dedim. O yemek
>istemedi.
>Tekrar; "Ye!" diye israr ettiysem de yine O, yemekten kaçindi.
>
>Ben bu sefer; "Ya yersin,ya da yüzüne gözüne sivastiririm!" dedim ama O
>yine yemedi. Ben bunun üzerine elimi bulamacin içene sokup Onun yüzüne
>çaldim. Rasülullah(s. a.v) güldü ve kenara çekilip Sevde’ye: "Sen de onun
>yüzüne sür!" dedi.O da benim yüzüme sürdü. Nebi (a.s.) bizi seyrederken
>uzun uzun güldü.
>
>O esnada Hz.Ömer (r.a) hane-i saadetin kapisina gelerek; "Ya Abdullah!"
>diye seslendi. Cenab-i Rasül (s.a.v) O’nun içeriye girecegini sanarak bize:
>
>"Kalkin yüzlerinizi yikayin" dedi.
>
>Ben, Rasülullah (s. a.v)’in Ömer (r. a)’ den çekinmesinden dolayi, daima
>Ömer’den korkardim. O gün hücremizde bir senlik havasi esmis, Rasül çok
>keyiflenmisti.
>
>***
>
>Henüz gerçek manada tanimlanamayan insanoglunu tarife çalisan cümlelerden
>biri de "Gülen tek canli" olmasi.
>
>Gülmek; yüzünüzde güller açmasi demek.
>Gülmek; sevgiyi sevilene izhar etmek.
>Gülmek; nefretle bakana hükmen galip gelmek.
>Gülmek; gönül kalelerini silahsiz fethetmek!..
>
>Gülmek yakisirdi Efendime!…
>
>Surat asmak Ebu Cehillerin olsun!..
>Mümin; gülümseyen, güldügünde simasinda Cemalullah seyredilen insandir.
>
>Lütfen gülümseyiniz!…

 

bennur 76 - s.k

Ya Rabbi bize sonu şehadet olan ameller işlet.Nefsimizde olani değiştirmede bize yardım et.Hakkı olduğu gibi anlamayı ve anlatmayı nasip et.Senin zikrini anmayı ve yaşamayı nasip et.Ya Rabbi bizi sevdiklerinle beraber yaşat;sevdiklerinle beraber öldür ve sevdiklerinle beraber haşreyle.Bile bile şirk koşmaktan sana sığınırım.Bilmediklerimiz hususunda da senden af dilerim…Ya Rabbi bize Hz Adem ‘in(as) tevbesini;Hz İbrahim’in(as) imanını;Hz İsmail’in teslimiyetini;Hz Yusuf’un(as)iffetini;Hz Meryem’in adanmışlığını ;Hz Hatice’nin gayretini ver…AMİN…

 

öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışa koşarak atları terbiye etmeye çalışan bir gezgin at terbiyecisinin genç oğluna kadar uzanır. Babasının işi nedeniyle çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı.
Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası.
Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı. Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi. Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000 metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.
Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev, tam kalbinin sesiydi.. İki gün sonra ödevi geri aldı. Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir "0" ve "Dersten sonra beni gör" uyarısı vardı.
"Neden "0" aldım?" diye merakla sordu hocasına, çocuk..
"Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal" dedi, hocası..
"Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun. Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir. Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız" ve ekledi:
"Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm." çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı.
"Oğlum" dedi babası "Bu konuda kararını kendin vermelisin. Bu senin hayatin için oldukça önemli bir seçim!."
Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına..
"Siz verdiğiniz notunuzu değiştirmeyin" dedi.."Ben de hayallerimi.."…..
O, orta 2 öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki 1000 metrekarelik evinde oturuyor. Yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde çerçevelenmiş olarak asılı.
Öykünün en can alıcı yanı şu:
Aynı öğretmen, geçen yaz 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi. çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine "Bak" dedi, "Sana şimdi söyleyebilirim. Ben senin öğretmeninken, hayal hırsızıydım. O yıllarda öğrencilerimden pek çok hayal çaldım.
Allah’ tan ki, sen, hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıydın

 

günün birinde bir çiçekle su karşılaşır

 ve arkadaş olurlar.

ilk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak

devam eder birliktelikleri,

 tabii zaman lâzımdır birbirlerini

 tanımak için.

gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu

 olur ki, mutluluktan içi içine

 sığmaz artık ve anlar ki, su’ya aşık olmuştur.

ilk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar,

 "sırf senin hatırın için ey su" diye…

öyle zaman gelir ki, artık su da içinde

 çiçeğe karşı birşeyler hissetmeye

başlamıştır. zanneder ki, çiçeğe aşıktır

ama su da ilk defa aşık oluyordur.

günler ve aylar birbirini kovalalar ve çiçek

acaba "su beni seviyor mu?"

 diye düşünmeye başlar.

çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle… halbuki

çiçek, alışkın değildir

böyle bir sevgiye ve dayanamaz.

çiçek, suya "seni seviyorum" der. su,

"ben de seni seviyorum" der.

aradan zaman geçer ve çiçek yine

"seni seviyorum" der. su, yine

 "ben de" der. çiçek, sabırlıdır.

bekler, bekler, bekler…

artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek

 koku saçamaz etrafa ve

 son kez suya "seni seviyorum." der.

su da ona "söyledim ya ben de

 seni seviyorum." der ve gün gelir

çiçek yataklara düşer. hastalanmıştır

 çiçek artık. rengi solmuş, çehresi

sararmıştır çiçeğin. yataklardadır artık çiçek.

 su da başında bekler

 çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine…

bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez

 zorlukla başını döndürerek

 çiçek, suya der ki; "seni ben, gerçekten

seviyorum." çok hüzünlenir

su bu durum karşısında ve son çare olarak

 bir doktor çağırır nedir

sorun diye… doktor gelir ve muayene

eder çiçeği. sonra şöyle der doktor:

 "hastanın durumu ümitsiz artık

 elimizden birşey gelmez."

su, merak eder, sevgilisinin ölümüne

sebep olan hastalık nedir diye ve

sorar doktora. doktor, şöyle bir bakar

suya ve der ki: "çiçeğin bir

 hastalığı yok dostum… bu çiçek sadece

 susuz kalmış, ölümü onun için" der.

ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece

"seni seviyorum" demek yetmemektedir






İnsanın dünya ve ahiret mutluluğunda arkadaş ve dost çevresi çok önemli bir role sahiptir. İnsanlığın İftihar Tablosu (sas) o veciz ifadeleriyle ümmetine bu durumu tekrar be tekrar hatırlatmıştır. Mesela, bir hadis-i şeriflerinde bir temsil ile bu hususu şöyle izah eder: "İyi ve kötü arkadaşın misali koku satanla körük çeken demirci gibidir. Misk kokusu satan adam ya sana ikramda bulunur, ya kokuyu satın alırsın veyahut da hiç olmazsa en azından hoş koku koklarsın. Körük çeken demirciye gelince, o, ya sana kıvılcım saçar da elbiseni yakarsın veyahut yanında otururken körüğün kötü kokusundan rahatsız olursun."

Esasında Allah Resulü (sas) birkaç cümle ile insan eğitiminde çok önemli olan birçok hakikatı dile getirmektedir. Şöyle ki, "koku satan adamın ikramda bulunması" ifadesinden iyi arkadaşın, sohbet ve nasihatleriyle bizde sürekli güzelliklere karşı bir merak, temayül ve arzu oluşturacağını, gaflet ve günah anlarında ise ikazda bulunup elimizden tutarak bizi kayıp düşmekten kurtaracağını anlayabiliriz. Yani bu ifadede iyi arkadaş, aktif ve üzerimizde doğrudan bir etkiye sahiptir. Ama iyi arkadaş her zaman nasihat ve ikazlarda bulunamayabilir. Fakat biz hep iyi bir arkadaşla beraber olmaya çalışıyor, sürekli onunla oturup kalkıyor isek, sıkıldığımız, kendimizde bir sönme müşahede ettiğimiz ve ayağımızın kaydığını hissettiğimiz zaman hemen kalkıp, Hızır çeşmesine koşar gibi, bu vefalı ve emin dost, bu güzel arkadaşın kapısına koşarız. Ona, "Sen bir bahçıvansın, hele beni bir gül bahçelerinde dolaştır, bir şeyler anlat bana! Beni şu hayatın girdaplarından, şu günah labirentlerinden çek al, al da aydınlık iklimlere ulaştır" diyebiliriz. Böylece "koku satan adam ikramda bulunmasa, bulunamasa bile biz güzel koku satın almış oluruz."Yukarıda saydığımız her iki durum da gerçekleşmese, yani iyi arkadaş verici, biz de alıcı durumunda olmasak bile, iyi arkadaş çevresinde bulunmamız bizim için az kazanç değildir. Çünkü istesek de, istemesek de az veya çok o güzel koku bir şekilde bize bulaşacak, ruhumuza sinecek ve bizim duygu, düşünce ve davranışlarımızda tesirini hissettirecektir. Çünkü insan sadece bedenden, akıldan, beş duyu organından ibaret değildir. O aynı zamanda ruh, kalb ve bunların derinliklerinde bulunan mânevî cihazat ve lâtîfelere de sahiptir. Bu sebeple aktif bir iletişim içerisinde olmasak bile, iyi arkadaş yanında olmakla, tabii bir etkileşim neticesinde şuuraltımız güzel ve hoş şeylerden beslenecek, iç dünyamızdaki gizli duygularımız iyi arkadaştan istifade etme yoluna gidecektir. Kötü arkadaşa gelince, öncelikle o, bizde bulunan güzel ve hayırlı faaliyetlerde bulunma arzusunun önüne geçecek, onu ortadan kaldırmaya çalışacaktır. Daha sonra kötü ve çirkin işler yapmamız için özendirici ve teşvik edici bir yola başvuracaktır. Biz her ne kadar korunmaya çalışsak da ondan gelen fitne ateşleri üzerimize düşecek ve bize zarar verecektir. Diyelim ki bütün bunlara rağmen kötü arkadaşın fena ve çirkin davranışlarına ortak olmadık ve görünür bir ateş parçası üzerimize düşüp bizi yakmadı. Ama şuuraltımız, iç alemimiz o kötülük ve günahlardan bir şekilde etkilenmiş olabilir ve biz hiç farkına varmadan kalb ve ruh hayatımızdaki bir duyguyu söndürmüş-öldürmüş olabiliriz. Kendi yaşıtlarından iyi arkadaş seçiminin çocuklar ve gençler için ise ayrı bir önemi vardır. Çünkü emsalinde, kendi yaşıtlarında İslam'ın yaşanabilirliğini görmesi onda şöyle bir duygu oluşturacaktır: "Onlar yapıyor, ben niye yapmayayım; onlar ibadetlerini yapıyor ben niye yapmayayım; onlar Allah için koşturuyor, ben neden koşturmayayım; onlar okuyor, ben neden okumayayım..." İşte böyle bir ruh haletinin meydana gelmesi, ancak gül kokulu, selvi endamlı, aydın sîmalı, misk dağıtan ve Cennet'e yol açan arkadaşlar toplululuğu içinde mümkün olabilecektir. Öyleyse, "İnsan, dostunun dini üzerinedir. Herkes dost edindiği kişilere dikkat etsin." hadis-i şerifi kulağımıza küpe olmalı ve asla unutmamalıyız ki, dost ve ahbabları itibarıyla huzur ve emniyet içinde bulunan bir ferd, başka birçok hususta da güvene ermiş sayılır.



Ünlü Rus yazar Tolstoyun, ölümünden bir yıl önce Hz. Muhammedin hadislerini derlediği kitap, Rus halkında İslâm'a ilgi uyandırmaması için komünizm döneminde gizlenmiş.

Ünlü Rus yazar Tolstoyun, ölümünden bir yıl önce Hz. Muhammedin (s.a.s.) hadislerini derlediği bir risalesi olduğu ortaya çıktı. Tolstoyun eseri, Rus halkında İslâm'a ilgi uyandırmaması için komünizm döneminde gizlenmiş.

Muhammed her zaman Evangelizmin (Hıristiyanların) üstüne çıkıyor. O insanı Allah saymıyor ve kendini de Allah ile bir tutmuyor. Müslümanların Allah'tan başka ilahı yoktur ve Muhammed O nun peygamberidir. Burada hiçbir muamma ve sır yoktur.Bu sözler tanınmış Rus yazar Lev Nikolayeviç Tolstoya ait.

Sadece Rusça konuşulan ülkelerde değil dünya edebiyatında da büyük saygınlığa sahip Tolstoyun yıllardır gizlenen risalesi Türkiyede de ilk kez “Hz. Muhammed adıyla yayımlanıyor. Tolstoy, bu risalesini 1909 yılında neşrediyor. Ancak komünizmin baskı yıllarında kitap Rus ve Müslüman halkları etkilememesi için devlet tarafından bilinçli bir politikayla gözlerden uzak tutulmuş.

Sovyetlerin yıkılması ile 1990 yılında eser Hz. Muhammed'in Kuran'a Girmemiş Hadisleri adıyla Rusça yeniden yayımlanıyor. Karakutu Yayınları tarafından Türkiyede okuyucuya sunulan kitabın editörü Azeri Prof. Telman Hurşidoğlu Aliyev, kitabın orijinal adını İslami terminolojiye göre teknik olarak hatalı buldukları için sadece Hz.Muhammedâ koymayı tercih ettiklerini belirtiyor. Tolstoyun da orijinal baskılarda hazreti sıfatını bizzat kullanmış olması dikkat çekici.

Tolstoyu bu kitabı yazmaya yönelten olay 1908 yılında Hindistanlı alim Abdullah El Sühreverdinin Hz. Muhammed'in Hadisleri kitabını okuması oluyor. Kitaptan oldukça etkilenen Tolstoy, seçtiği hadislerle hemen bir kitapçık oluşturuyor. Tolstoy daha çok, Allah inancı, fakirlik, eşitlik, ölüm ve iyi insan olma gibi konuları içeren hadisleri toparlamış. Hz. Muhammed kitabının editörleri Tolstoy un seçtiği hadislerin Kütüb-ü Sitte de yer alanlarını da tek tek tespit etmişler. Tolstoy un seçtiği hadislerden bazıları şöyle:

Hakikat insanlar için ne kadar acı olsa da, hakikati söyleyin.

Hiç kimse öfkesini yutmaktan daha güzel bir içki içmemiştir.

Çok fazla yiyip içerek kendi kalbinize yüklenmeyin.

Sizden biriniz, kendisi için arzu edip istediği şeyi, din kardeşi için de arzu edip istemedikçe, gerçek anlamda iman etmiş olmaz.

Ölüm bir köprüdür, dostu dosta kavuşturur.

İşçinin hakkını alnının teri kurumadan veriniz.

Yaşadığı dönemde de Rusya da büyük saygınlığa sahip Tolstoy un hadis kitapçığı yayınlaması önemli. Ancak tek başına buna dayanarak yazarın Müslüman olduğunu iddia etmek mümkün değil. Fakat Hz.Muhammed kitabı edebiyat dünyasında önemli tartışmalara sebep olacak, Tolstoy un Müslüman olduğuna dair bilgi ve mektuplara da yer veriyor.

Prof. Aliyev, bir Arapla evlenip İslamı kabul etmiş Valeriya Porohova isimli Rus bir kadının anılarına yer veriyor. 11 yıl eşiyle Suudi Arabistan da yaşayan bayan Porohova, Kuran-ı Kerim Rusçaya tercüme etmiş. Porohova, ünlü yazar Tolstoyun son zamanlarında İslâm'ı kabul ettiğini ve bir Müslüman gibi toprağa verilmeyi vasiyet ettiğini iddia ediyor.

Tolstoyun İslami usûllere göre defnedildiğini iddia eden Porohova, mezarının başında Hıristiyanlığın sembolü olan Haç ın da yer almadığını belirtiyor. Sovyet hükümetlerinin bu gerçeği uzun yıllar gizlemeye çalıştığını kaydeden Prof. Aliyev, Tolstoy un Müslüman olduğunun öğrenilmesi halinde Rus halkında İslama yönelme akımının başlamasından korkulduğunu ileri sürüyor.

Kitap, Rus Yelena Vekilova nın Tolstoy ile oğulları üzerine yaptığı çarpıcı mektuplaşmaya da yer veriyor. Rusya da 1904 te çıkarılan ve çocukların herhangi bir sebepten dolayı ayrıldıkları ana-baba dinine dönmelerine izin veren düzenleme sonrası yaşanıyor bu mektuplaşmalar. Azeri kökenli general İbrahim Ağa ile evli olan Vekilova biri üniversitede, diğeri askeri okulda okuyan iki oğlunun babalarının dini İslâm a meylettiğini, Rus ve Hıristiyan olarak kendisinin ne yapması gerektiğini soruyor ünlü Rus yazara.

Tolstoy un bayan Vekilova ya cevabi mektubu oldukça net.

Muhammediliğe, Hıristiyan dininden daha fazla önem vermelerine gelince, ben bütün kalbimle buna katılıyorum. Bunu söylemek ne kadar tuhaf olsa da benim için Muhammedilik, Haça tapmaktan mukayese edilmeyecek kadar üstündür. satırlarıyla gençlerin tercihini destekliyor.

Tolstoy, mektubun devamında çok daha ilginç bir tespitte bulunuyor: Eğer insan seçme hakkına sahip olsaydı, aklı başında olan her Hıristiyan ve her bir insan şüphe ve tereddüt etmeden Muhammediliği, tek Allah'ı ve O nun peygamberini kabul ederdi.

Hz.Muhammed kitabı Tolstoy un İtiraflarına yer veriyor. Söz konusu eseri Tolstoy, hasta olan erkek kardeşinin kendisinde uyandırdığı etkiyle kaleme alıyor. Tolstoyun hayat hikâyesine de kısaca yer veren kitapta, araştırmacı ve edebiyatçılara belge özelliği taşıması için mektuplar ve hadislerin toplandığı risalenin Rusça orijinallerine de ek olarak yer veriliyor.

1828de doğan Tolstoy, önce annesini, sonra babasını kaybetti. 9 yaşından itibaren halasının gözetiminde büyüdü. Asil ve zengin bir ailenin çocuğu olan Tolstoy, çocuk yaşında Fransızca ve Almanca öğrendi. 1844te Kazan Üniversitesinde Doğu Dilleri üzerine eğitim görmeye başladığı halde, bohem yaşama olan düşkünlüğü ile bu eğitimi yarıda bıraktı.

19 yaşına geldiğinde ailesinden kalan servetin vârislerinden birisi olarak genç yaşında büyük bir servete kondu. 1851de Kafkaslara askeri eğitim almaya gitti. İki yıl sonra Osmanlılara karşı savaşmak üzere cepheye katıldı. 1856da ordudan ayrıldı. Çocukluk anılarını anlattığı Çocukluk u 1851de henüz 23 yaşındayken kaleme almaya başladı.

Kafkas halklarının yaşamını ele aldığı Hacı Murat ve Kazaklar romanlarını 1852de, Kırım Savaşını anlattığı Sivastopol Hikayelerini 1855te yayımladı. Ardından Fransa, İngiltere ve Belçikaya seyahatler düzenledi. 1862de evlendi. Ertesi yıl en önemli eserlerinden Savaş ve Barış ı yazmaya başladı, 6 yıl sonra 1869da tamamladı.

1873te bir diğer klasik eseri Anna Karanina yı kaleme almaya başladı ve 3 yılda bitirebildi. Bir diğer güçlü eseri Dirilişi yirmi yıl sonra yazmaya başladı ve 1899da tamamladı. Ara dönemde Din Nedir?, Ölüm Manifestosu ve Üç Ölüm gibi insan, yaratıcı ve ölümü ana tema olarak ele aldığı hikâye ve romanları yazdı.

Tolstoy, 82 yaşında eşiyle yaşadığı geçimsizlik ve kavgalara kızarak çocukluğundan beri yaşadığı Yasnaya Polyanadaki evini terk etti. 20 Kasım 1910da Odesa-İstanbul üzerinden Bulgaristana gitmeye çalışırken zatürreeye yakalandı ve Astapovada metruk bir tren garında hayata veda etti. Vasiyeti sebebiyle Yasnaya Polyanadaki çiftliğinin sessiz ve gölgeli bir yerine gömüldü.

 

İslamda Gül

 

Müslümanlar gül kokusunun peygamberlerinin kokusundan geldiğini kabul ederler ve peygamberleriyle yoğun sevgi bağı olan kişilerin dahi gül koktuğuna inanırlar. İslam sanatında gül çoğunlukla peygamberi simgeler. Bu yüzden çoğu İslami eserde güle ayrı bir değer verilmiştir. Peygamber'in terinin gül gibi koktuğu rivayet edilir. Hz. Muhammed gülleri "Seyyidül ezharül Cennet=Cennet çiçeklerinin ulusu" olarak nitelendirmiştir....

Şehitler tepesi boş değil,
Biri var bekliyor.
Ve bir göğüs, nefes almak için;
Rüzğar bekliyor.
Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye;
Yattığı toprak belli,
Tuttuğu bayrak belli,
Kim demiş meçhul asker diye?
Destanını yapmış,kasideye kanmış.
Bir el ki;ahretten uzanmış,
Edeple gelip birer birer öpsün diye faniler!
Öpelim temizse dudaklarımız,
Fakat basmasın toprağa temiz değilse ayaklarımız.
Rüzğarını kesmesin gövdeler
Sesinden yüksek çıkmasın nutuklar,kasideler.
Geri gitsin alkışlar geri,
Geri gitsin ellerin yapma çiçekleri!
Ona oğullardan,analardan dilekler yeter,
Yazın sarı,kışın beyaz çiçekler yeter! Söyledi söyleyenler demin,
Gel süngülü yiğit alkışlasınlar
Şimdi sen söyle söz senin.
Şehitler tepesi boş değil,
Toprağını kahramanlar bekliyor! Ve bir bayrak dalgalanmak için;
Rüzğar bekliyor!
Destanı öksüz ,sükutu derin meçhul askerin;
Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye
Yattığı toprak belli,
Tuttuğu bayrak belli,
Kim demiş meçhul asker diye?... 
 
 
Arif Nihat Asya

 


Dün gece uzun uzun
Seni andim agladim.
Sonu yok yolumuzun
Ona yandim agladim



Kim bilir acimizi
Bu yasak askimizi
O eski sarkimizi
Çaldim-çaldim agladim! ..



Dolastim sokaklarda
Agaran safaklarda
Seni senden uzakta
Sardim sardim agladim



Imrendim sevenlere
Sarilip gidenlere
Elele gezenlere
Baktim baktim agladim



Benimsin bende degil
Ellerim sende degil
Yanmamak elde degil
Yandim yandim agladim



Tuza bastim yarami
Askla açtim arami
Sensiz son sigarami
Yaktim yaktim agladım..
 




Bir çıngırak sesidir uzaklarda kaybolan,
Umulmadık bir anda bitiverir şarkılar,
Kapanır yüzümüze o mermer kapılar,
Özlemler ateş şimdi, anılar duman duman,
Bir çıngırak sesidir uzaklarda kaybolan.


Ak köpükler kararır, deniz görünmez olur,
Çağırır yaşamaya bizi tek-tük ışıklar,
Böylece üstümüze çöker de karanlıklar,
Camlar bir bir kapanır, odalar, evler uyur,
Ak köpükler kararır, deniz görünmez olur.




Güllerin ağladığı bir saat vardır hani,
Cıvıl cıvıl bahçelerden el-ayak çekilir,
Yapraklar düşünceli, dallar hüzün kesilir,
Her akşam uzaklara alır götürür seni,
Güllerin ağladığı bir saat vardır hani...





Güllerin ağladığı bir saat vardır hani,
Büyür o saatte yalnızlığı bahçelerin,
Düşer korkusu kalbe yaklaşan gecelerin,
Bir dev uzatır gökten o çirkin ellerini,
Güllerin ağladığı bir saat vardır hani.


Her şey o saatlerde merhametsiz ve soğuk,
Gitgide uzaklaşır batan güneşle sesin,
Bir bakarım ki benden en uzak çizgidesin,
Başlar geceye doğru upuzun bir yolculuk,
Her şey o saatlerde merhametsiz ve soğuk.


Yüzünü hatırlatır gökyüzünde ne varsa,
Gözlerin bu saatte kopkoyu elemlidir,
Dudakların kimbilir şimdi nasıl nemlidir,
Ellerin öyle yanar ufuk nasıl yanarsa,
Yüzünü hatırlatır gökyüzünde ne varsa.



YAĞMUR SEVGİLİM

Sen yoksun bu gece.
Sen yoksun, yağmur var bu gece.
Islanmak için sokaklarda yürüdüğümüz yollar bomboş nedense?
Bu gece yağmur var.
Ayın on dördü gibi cemalin, yağmur ve mektupların var bu gece yanımda.
Acaba bir gün, ıslanmamak için koşarken, yolun kıyısındaki taşın oyuğunda ışıldar
bir vaziyette, beni görüp avucuna aldığını bir şiirinde yazacak mısın?
Acaba birileri, benim yalnızca bir avucu dolduracak kadar saf yağmur suyu, olduğumu bilecekler mi?
Giderek avuçlarından, şırıl şırıl akan dere sularına verdiğin bir damla gözyaşı olduğumu bilecekler mi?"
Korkarım bilmeyecekler sevgili!
Bilemeyecekler?
Bu kadar saf ve temiz bir sevdanın, bir yağmur damlasında saklı olduğunu
kimse bilmeyecek.
Kimse anlamayacak, uzaklığının bu kadar yakın olduğunu.
Bir yıldız da buluştuğumuzu, yağmurdan hızlı hızlı kaçan insanlar bilmeyecek.
Seni ne çok sevmişim yağmur damlası.
Cama vuran her damla minik bir öpücük olsun buradan, ta oralara giden her
damla da, benim bir gülücüğümü gör pencerende, her damlanın çıkardığı seste,
benim sesimi duyar gibi ol, her damla tertemiz bir nefes olsun, sende aşka giden...
Ağlamak kadar gülmekte var yaşamda...
Duyguların en yoğun halini, özlemlerin en büyüğünü, sevdanın en zorunu
istiyorum belki de, bir sen, bir de yağmur var hayatımda.
Yağmur damlaları, saçlarından kayıp, alnından kirpiklerine dökülür,
gözlerinden, yüzüne dağılıp yanaklarını okşar, dudaklarına çarpıp, boynundan
hızla kayıp ince gömleğine akardı...
Avuçlarımı yüzüne değdirir, parmaklarımı dudaklarında gezdirirdim.
Utanır gibi olurdun kimi zaman, çekinir, gözlerini, gözlerimden kaçırırdın.
Bazen de, utanç halini yağmura dalmış gibi, hiç bir şeye aldırmadan, sımsıkı sarılırdın bana.
Islak saçlarını okşar, nemli yüzünü izler, yanaklarından doyasıya öperdim...
Bu gece yalnızım...
Sen yoksun bu gece...
Bu gece yağmur var.
Yalnız ağlıyorum ıslak camların önünde, gözyaşım yağmur damlası bu gece.
Islanmak istemiyorum, söyle yağmura dinsin, yağmasın bu gece...
Gözyaşını bilirim diyenlerin, aslında bilmediklerini anlarsın, bir gün ayrılıklarında hiç ağlamadıklarını görünce.
Yeşili severim diyenlerin, sevmediklerini anlarsın, bastıkları zaman bir ot parçası gibi yeşil çimenlere.
Güzeli severim diyenlerin de, bir gün yanıldığını anlarsın...
Meğerki ben seni ne çok sevmişim yağmur damlası...
Seni ne çok sevmişim...
Yıllarca senin dilinden konuşmuşum, senin gözlerinle görmüşüm, senin yüreğince sevmişim,
düşlerimi seninle büyütmüşüm, yorgun ve sonu gelmeyen özlemlerimi yağmur damlalarında beslemişim...
Oysa sen..
Teslim olmuşsun başkalara, yasaklara takılı kalmışsın, yenilmişsin.
Yenilgiler intikama dönüşmüş boş yere, gururun yıkılmış, sen yıkılmışsın, her gün biraz daha akışı olmayan nehirlere dönmüşsün...
Ben seni ne kadar çok sevmişsem, aramıza hep yağmurlar girmiş.
Hep ıslak kalmış, el ele tutuşan ellerimiz, gözlerine hep hüzün yerleşmiş.
Seni ne kadar çok öptüysem, o kadar uzaklara düşmüşüm, ayrı gecelerde hep sana
ağlamışım, yokluğun büyümüş, yalnız kalmışım.
Ben seni ne kadar sevdiysem, incinen çocuk bakışlarında kalmışım, hep koşmuş, yetişememişim yol ayrımlarına.
Seni ne kadar çok uğurladıysam, o kadar çok beklemişim dönüşü olmayan yollarda. Sen hep uzaklara gider olmuşsun.
Sonbahar ayrılık demek olmuş..
Ben senin, Eylül gecelerinin ay ışığında güzelleşen yüzünün tutkunu olmuşum.
Fırtınanın önünde sürüklenip, saçlarına takılıp eriyen bir kar tanesinde yağmur damlası olmuşum...
Zordu bir tanem...
Hayatın gerçeğini, düşlerinin ıslığıyla bestelenmiş, kanayan bir şarkıya dönüştüren yüreğinin atışlarını dinlemek.
O ıslığın seni götürdüğü yere kadar çekip gitmişsin sen.
Yankı seslerinde anlamışım seni kaybettiğimi.
Bağ bozumu hayallerimde ıslak kalan düşlerim kurumamış ve sen yağmurda yürürken hep susar olmuşsun.
El, ele tutan ellerimiz ise hep ıslak kalmış.
Dudaklarımızda bir garip yağmur şarkısı...
Ben sana tutkun, sen bahar yağmurlarına aşıktın.
Buğulu camlara resmini çizer, güneşle birlikte yok olurdun.
Bunca güzelliklerin ardından içimizi buz gibi yapan, bizi üzen bir şeyler hep sinsice yaklaşır değil mi?
Koşarak gelsen, diyorum yağmurlu bir gecede ve o çocuk bakışların gözlerimde.
Ellerin ıslak, gömleğin ıslak, sarılsan boynuma, sımsıkı kucaklasam seni, usulca öpsem yağmurlu yanaklarından, ateşe kesilse birden üşümüş bedenin, ellerin sımsıcak olsa avuçlarımda.
Bu aşk hep sıcak kalsa, "boş ver" desen bana, "boş ver, yaşamak işte bu yağmur sevgilim", geri dönüşü olmayan bir yola çıksak birlikte, bir sen, bir ben, bir de yağmurlar olsa.
Mutluluk ellerimizde, gönlümüz hoş, içimizde kükreyen sevinç ve iki damla yağmur tanesi, biri sende diğer

 
  Bugün 2 ziyaretçi (3 klik) kişi burdaydı!